İnsan Hakları ve Dayanışma Derneği-İsviçre \ Verein für Menschenrechte und Solidarität in der Schweiz

GÖÇMEN HAKLARI VE ADALET GİZLİLİKLE ÖRTÜLÜYOR

http://www.arkadas.ch/index.html/isvicre%20emek.html

 

Kaynak: Arkadaş Gazetesi

Fazıl Ahmet Tamer

İsviçre’nin NZZ gazetesinde geçtiğimiz hafta çıkan bir haber İsviçre’deki göçmen grupları arasında yankı buldu.

Habere göre özellikle Eritre, Suriye, Tibet gibi bazı ülkelerden gelen mültecilerin, kökenlerini ve verdikleri bilgileri kontrol etmek üzere Devlet Göçmenlik Dairesi (SEM) içinde, Lingua Birim’i isimli gizli bir bölüm bulunmaktadır.

Bu özel birimde çalışan 100’den fazla uzmanın kimlikleri gizli olduğu gibi, hazırladıkları raporlar da başvurucu mültecilerden gizlenmektedir.

Raporlarda uzmanların isimleri “AS19” gibi kısaltmalar ya da takma isimler olarak geçiyor.

Ayrıca iltica başvurusunun reddedilmesinin ardından tek ve son itiraz mercii Federal İdare Mahkemesi’ne başvurulduğunda, bu raporların sadece kısa bir özetini görmek ve itirazları bu özete göre formüle etmek zorunda kalmaktadırlar.

Gazetenin görüştüğü çeşitli üniversitelerden öğretim görevlileri bu raporları güvenilirlik ve bilimsellik açısından sert bir şekilde eleştirmektedirler.

Görüşleri alınan SEM sözcüsü ise bu gizliliğin uzmanların güvenliklerinin sağlanması için alındığını belirterek kendilerini haklı çıkarmaya çalışmıştır.

SEM’in iltica dosyalarında uyguladığı bu gizlilikle, toplumun en alt kesimlerini oluşturan mültecilere yönelik ayrımcılığın, hak ve özgürlük kısıtlamasının yeni bir örneğini öğrenmiş bulunmaktayız. İltica başvuruları kabul edilmeyen mülteciler bu gizlilik örtüsü altında, kendi beyan ve bilgilerini reddeden, SEM ve Federal İdare Mahkemesi’nin esas aldığı Lingua raporlarına gerektiği gibi karşı çıkmak olanağından mahrum kalmaktadırlar. Bu mahrumiyetin sonucu olarak da baskılar ve insan hakları ihlalleri nedeniyle kaçıp geldikleri ülkelere geri gönderilmek zorunda bırakılmaktadırlar. Yargı prosedürlerinin çeşitli gerekçelerle gizlilik örtüsü altında yürütülmesi, esas olarak otoriter iktidarların seçtikleri bir yöntem olduğunu belirtmek durumundayız.

Türkiye pratiğinde bu kendini daha çok gizli tanıklarla kendini göstermektedir. Birçok siyasi davada muhalifler kim oldukları bilinmeyen, bilinenlerin de gizlilik yaftası altında duruşmalardan kaçırıldığı, hatta hiç olmayan gizli tanıkların ifadeleri ile ağır cezalara mahkum edilebiliyorlar. HDP’li siyasetçiler, Grup Yorum üyeleri, Halkın Hukuk Bürosu avukatları bu uygulamanın en önde gelen örnekleri arasındadır.

Gizli yargıçlar ise daha çok Latin Amerika diktatörlüklerinde görülmüştür.

Amerika’da, Yabancı İstihbarat İzleme Yasası kapsamında da kurulu bir gizli mahkeme bulunmaktadır. Bu gizli mahkeme ABD’ye yönelik dış tehditlerle ilgili yabancı vatandaşlar hakkında bilgi toplama kararları aliyorlar. Ancak 11 Eylül’den sonra, ABD’nin kendi vatandaşları hakkında da bu mahkemeler kararlar almaya başlamışlardır.

Terörle mücadele adına İngiltere başta olmak üzere, demokratik standartları göreceli olarak yüksek olan birçok ülkede gizli mahkemelerin kurulması tartışılmaktadır.

Ancak gizli mahkemeler yargılamada ki açıklık, yüz yüzelik, savunma hakkı ve bütün olarak adil yargılama ilkelerinin ihlali anlamına gelmektedir.

Gizli bilirkişilik de “ulusal çıkarlar” nedeniyle gizlenen, iktidar sahiplerinin güvenliklerini korumayı amaçlayan gizli mahkemeler, gizli tanıklar uygulamasının bir parçası olarak düşünülmelidir. Prof. Kemal Gözler’in Gözler v. Çağlayan Davası kitabında belirttiği gibi “Gizli hâkim olmayacağı gibi gizli bilirkişi de olmaz. Bilirkişi raporu bir kanaattir. Kanaat bir makineden değil, bir insandan çıkar. Dolayısıyla kanaatin sahibi olan kişinin isminin bilinmesinde yarar vardır.“

Mahkeme kararlarının yayınlanmasında nasıl kamu yararı var ise, aynı kamu yararı bilirkişi raporlarının yayınlanmasında da vardır. Zira bilirkişi raporları mahkeme kararının dayanağıdır. Nasıl mahkeme kararlarını yayınlamaya ve eleştirmeye hakkımız var ise, bu kararların dayanağı olan bilirkişi raporlarını da yayınlamaya ve eleştirmeye hakkımız vardır. Zaten pek çok durumda bilirkişi raporu yayınlanmaz ise, bilirkişi raporunda yapılan değerlendirme ve ulaşılan sonuçlar bilinmez ise, bu rapor üzerine kurulu olan mahkeme kararının değerlendirilmesi ve eleştirilmesi de mümkün olmaz. … Bilirkişi raporundaki hata ortaya çıkarılmadan mahkeme kararının hatalı olduğu ispatlanamaz.”

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) 6/3. maddeye göre; Her sanık, “iddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı şartlar altında çağrılmasının ve dinlenmesinin sağlanmasını istemek” hakkına sahiptir.

“Hakkaniyete uygun yargılanma hakkı içinde yer alan “çelişmeli yargılama” ve “silahların eşitliği” ilkeleri ile “delil kuralları”nın bir uzantısı olan bu hüküm, tanıklarla sınırlı görülse de, AİHM tarafından, bilirkişileri ve tüm ispat araçlarını da içerebilecek şekilde geniş yorumlanmaktadırlar. Örneğin Bönisch/Avusturya ve Brandstetter/Avusturya davalarında, ulusal mahkemece atanan bilirkişilerle diğer savunma tanıkları arasında eşitlik bulunduğunu, ulusal mahkeme tarafından eşit muamele yapılması gerektiğini vurgulamıştır.

Yani AİHM, AİHS 6. md/3’ün (d) bendinde açıkça bilirkişiden bahsedilmese de 1. fıkradaki adil yargılanma hakkı çerçevesinde bu bendin bilirkişileri de kapsadığını, sadece tanıklarla sınırlı görülmeyip, geniş yorumlandığını savunmaktadır. Özellikle ulusal mahkemece atanan bilirkişinin hazırladığı rapor, sanık aleyhine ise “sanık aleyhine tanık”, sanık lehine ise “sanık lehine tanık” olarak kabul edildiğini de tespit etmiştir.

Yine H v. France, 24.10.1989, davasında AİHM m. 6/III, d hükmünü 6/I hükmüyle birlikte değerlendirmiş ve başta bilirkişiler olmak üzere diğer tüm ispat araçlarını kapsayacak genişlikte yorumlamıştır.(*)

Türk ceza usul yasası (CMK) 201/1’e göre sanık, mağdur ve tanıklarla birlikte, bilirkişiler ve soruşturmada görev alan kolluk görevlileri de çapraz sorguya alınabilmektedir.Yani maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ve adil bir yargılamanın yapılması için bu usul gerekli görülmüştür.

Yine CMK’ya göre hakimler gibi bilirkişilerin de, tarafsızlığından şüphe edilmesi halinde reddedilmesi bir hak olarak kabul edilmiştir. AİHM gizli tanığın yargılama usullerinde yeri olabileceğini kabul etmekle birlikte, kararlar sadece ya da temel olarak bu gizli tanıklardan alınan bilgilere, beyanlara dayandırılmamalı yahut dengeleyici güvenceler öngörülmelidir görüşündedir.

Yargılamada açıklığın korunması, keyfiliğin önlenmesi şarttır. Açıklık sadece hakimler, tanıklar için değil, bilirkişiler ve raporları için de sağlanmalıdır.

SEM’in gizli bilirkişilik uygulaması adil yargılama ve mülteci hakları için açık bir tehdittir.

Mülteciler, sanıklar, şüpheliler, borçlular, alacaklılar ve her türlü kişisel, idari, cezai hak talepleri ile ilgili başvurularda bulunan kişiler hakkında karar alan ya da tanıklık, bilirkişilik yapanların güvenlikleri gerekçe gösterilerek; açıklığı, şeffaflığı, hesap verilebilirliği ve sorgulanabilirliği ortadan kaldıran yöntemler adaleti de yok edecektir.

Terör, mülteci akını vb. gerekçelerle uygulamaya sokulan bu usullerin, eğemenlerin kendilerini tehdit altında hissettiği her durumda benzer ya da farklı gerekçelerle gittikçe tüm yargılama alanlarını kapsayacağı da açıktır.

 

 

(*)Ramadan Sanıvar, “İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 6. Maddesi Çerçevesinde Adil Yargılanma Hakkı Ve Sanığa Tanınan Temel Haklar”

BANU BÜYÜKAVCI’YA YÖNELİK BASKILARA SON!

http://www.avrupahaber6.org/banu-buyukavciya-yonelik-baskilara-son.html?fbclid=IwAR0iNxoYgv-23fEAJiRQHs1PtGcFb5LYhB7bLwkmm6epsAJpL4lmbnWmco4

Kaynak: Avrupa Haber

Alman Devleti’nin devrimci ve komünistlere yönelik baskıları aralıksız devam ediyor.

Hatırlanacağı üzere, 15 Nisan 2015 tarihinde Alman Devleti’nin öncülüğü ve organizasyonunda, TKP/ML’ ye yönelik Avrupa’nın beş ülkesinde eşzamanlı uluslararası bir operasyon gerçekleştirildi.

Bu komplonun esas nedeni Alman Devleti’nin Türkiye üzerindeki emperyalist çıkarları olsa da diğer yandan Alman Devleti’nin antikomünist karakteri de gözden kaçırılmamalıdır. Kamuoyunda “Münih Komünistler Davası” olarak bilinen göstermelik yargılama 28 Temmuz 2020’ de bitti.

Alman Devleti gerekçeli karar ve revizyon sonucunu dahi beklenmeden sanıklara yönelik yeni baskı ve kuşatma politikalarına başladı. Almanya dışında oturanlara 20 yıla kadar ülkeye giriş yasakları koyarken, 2012 yılından bugüne Almanya’da ikamet eden ve çalışan Dr. Sinan Aydın’a ve 2004 yılından bugüne Almanya’da ikamet eden ve çalışan Dr. Dilay Banu Büyükavcı’ya yönelik de “sınır dışı etme” işlemi başlattı.

Yıllardır Almanya’da Psikiyatrist doktor olarak çalışan Dr. Dilay Banu Büyükavcı, hukuksuzluk örneği 129 b maddeleri uyarınca açılan ve politik bir dava olarak tarihe geçen Münih TKP/ML davasında 3 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Alman Devleti’nin gerici politikaları doğrultusunda Nürnberg Yabancılar Dairesi tarafından sınır dışı edilmek istenmektedir.

Başta Nürnberg olmak üzere, tüm devrimci, demokrat, ilerici kurum ve bireyler, Dr. Banu Büyükavcı’ya yönelik, Nürnberg Yabancılar Dairesi’nin gerekçeli mahkeme kararını ve daha başlamamış olan revizyonun sonucunu dahi beklemeden “sınır dışı etme” çabasını ve baskısını protesto eden, kınayan ve kamuoyunu duyarlılığa çağıran bir çalışma başlatacaklarını ve bu amaçla önümüzdeki günlerde “Solidaritätbündnis mit Banu” nun kurulacağını açıkladılar. Demokratik haklarını sonuna kadar kullanacaklarını açıklayan girişim, Dr. Banu Büyükavcı’yı yalnız bırakmayacaklarının da altını özellikle çizdiler. AHM Nürnberg

 

 

GİZLİ FEDERAL İLTİCA BÖLÜMÜ ATEŞ ALTINDA

DEVLET GÖÇMENLİK DAİRESİ’NİN GİZLİ DOSYALARI AÇIĞA ÇIKARTILIYOR.

 

NZZ Gazetesinden (https://nzzas.nzz.ch/schweiz/geheime-asyl-abteilung-des-bundes-geraet-unter-beschuss-ld.1583455?reduced=true&fbclid=IwAR2pWaVS0NuBS84CQz5ywGf2pvpGEuAIuP3Y-71PJCCyeaaTGMansuUhD8w

 

Bilim insanları bu dosyaları inceliyor ve yıkıcı bir sonuca varıyorlar. Bu gizli bölümün büroları Bern’in banliyösü Wabern’in dışında bulunuyor. Resmi olarak Lingua Birim’i adı verilen bu yapılanma çok az kişi tarafından biliniyor ama İsviçre iltica sisteminde önemli bir role sahip. Uzmanları geldikleri yer tam olarak belli olmayan iltica başvurucularıyla ilgili dil ve bilgi analizini gerçekleştiriyor.

Örneğin İsviçre’ye Eritre, Suriye ya da Tibet’ten geldiğini iddia eden başvurucular hakkında çalışma yürütüyorlar. Birçok olayda uzmanların raporları, ilgili iltica başvurularının reddinde belirleyici olmaktadır.

Kimsenin bu bölümden haberinin olmaması bilinçli bir tutum. Devlet Göçmenlik Dairesi SEM, 100’den fazla uzmanın yer aldığı bu birimde çalışanların isimlerini gizli tutuyor. Dosyalarda sadece “AS13” gibi kısaltmalar ya da takma isimlerle ortaya çıkıyorlar. Göçmenlik Dairesi’nin sözcüsü Lukas Rieder’e göre bu, uzmanları korumak için yapılmakta. “Kimliklerinin açığa çıkması yüksek riskler doğuracağı için güvenlikleri garanti edilemeyecektir. Ayrıca değişik çevreler tarafından baskılara uğrayacaklardır”.

Fakat Devlet Göçmenlik Dairesi daha da ileriye gitmektedir. Birimin ilticacılar hakkındaki tüm analizlerini kilit altında tutmaktadır. Başvurucular kalın raporların ancak kısa özetlerine ulaşabilmektedir.

Uzman “AS19”

Fakat şimdi Lingua Biriminin birçok dosyası kamuya sızdırılmış durumda. Bunlar arasında “AS19” isimli uzmanın, Tibetli bir ilticacı ile ilgili, gizli olarak sınıflandırılmış raporu bulunmakta.

15 sayfalık doküman Devlet Göçmenlik Dairesi’nin başvurucuya gönderdiği mektupta, Jakob Schreiner kod isimli biri tarafından imzalanmıştır.

Gizli rapor dolaylı yollardan Bern, Leipzig ve Paris üniversitelerinden bir grup Profesör ve okutmana ulaştırıldı. Uzun yıllardır, hatta on yıllardır Tibet dili, kültürü ve tarihi üzerinde araştırmalar yürüten 4 bilim insanı raporu incelediler ve bir uzman raporu düzenlediler.

Bulguları yıkıcıydı: Lingua raporunda “Tarafsız ve objektif bir değerlendirmeyi mümkün kılmayan” “Temel eksiklikler”, “Kabul edilemez hatalar” bulunduğunu belirttiler.

Uzmanlardan Karénina Kollmar Paulenz telefon görüşmesinde daha da ileriye gitti. Din bilimleri ve Orta Asya Kültür Bilimleri dalında Bern Üniversitesi’nde profesör olan Paulenz, konuyla ilgili şunları söyledi: “ Uzman ‘AS19’un raporu hiçbir biçimde bilimsel gercekleri yansitmamaktadir. Bu kişi Tibetoloji dalında ki görünüşe göre 1980’li yılların araştırma düzeyinde kalmıştır.”

Dört bilim insanı SEM’in uzmanının kimliği hakkında kafa yordular. “Uluslararası Tibetoloji alanı bilindik bir yerdir” diye konuşmakta Kollmar-Paulenz.

Ancak Devlet Göçmenlik Dairesi tarafından “AS19” hakkında yayınlanan kısa biyografiden elde edilen bilgilerin değerlendirilmenin sonucunda kimse böyle bir Tibetolog’u tanımamaktadır. “Bu hepimizi oldukça şaşkına çevirdi. Ve şu soruyu akla getirdi: Gerçekten kim bu uzman?”

ÇİN’E YAKINLIK

İsviçre, Almana ve Fransa’dan dört bilim insanının daha da çarpıcı bir başka gözlemleri de şöyle: “Açık ki uzman ‘AS19’ epey bir Çin dostu” diye konuşmakta Karénina Kollmar-Paulenz. “Bir dizi ifadesi sanki resmi Çin devletinin propagandası”.

Bununla birlikte Devlet Göçmenlik Dairesi kategorik olarak uzmanın Çin’le çarpıcı bir yakınlığı olduğunu reddetmekte. “Böyle bir suçlamanın hiçbir temeli yok” demekte Lukas Rieder.

Yine de  yetkililer dört bilim insanının eleştirilerini dikkate almakta: Rieder “Öne sürülen iddialar şu anda titiz bir şekilde incelenmektedir” açıklamasında bulundu. “Eğer niteliksel bir eksiklik ortaya çıkarsa gerekli önlemler alınacaktır.”

Rieder ayrıca yıllardan beri Lingua Biriminin “yüksek kalitede analizler” yaptığına ve çalışmalarının “düzenli bir şekilde denetlendiği”ne de dikkat çekmekte.

Açıklamaya rağmen Bern’li Profesör Karénina Kollmar Paulenz’in tam da şüphe duyduğu nokta bu: “Bu olay göstermektedir ki Devlet Göçmenlik Dairesi, Lingua Birimi’nin raporlarında yetersiz kalite yönetimi uygulamaktadır”.

İltica prosedürlerinde, Lingua analizlerine ne kadar başvurulduğunu Devlet Göçmenlik Dairesi açıklamamaktadır. Federal İdare Mahkemesi’nin kararlarına bakıldığında en azından bunun çok da seyrek olmadığı görülecektir. Burası iltica işlerinde ilk ve tek itiraz merciidir.

Bu senenin başından beri Lingua raporları 50 civarında dosyada rol oynamıştır. Ve genel olarak da belirleyici biçimde. Bizzat Federal İdare Mahkemesi bu raporların birçok dosyada “Yüksek delil değeri”ne sahip olduğunu belirtmiştir.

Sıklıkla başvuruları reddedilen ilticacıları temsil edilen Luzern’li avukat Hannes Munz’a göre “Devlet Göçmenlik Dairesi’nin Lingua analizleri birçok iltica dosyasında büyük bir ağırlığa sahiptir”. “Pek çok dosyada bu raporlar ret kararlarına neden olmaktadır”.

TUNÇ AİLESİ İÇİN TOPLADIĞIMIZ İMZALARI SEM'E İLETTİK

 

Tunç ailesinin Polonya'ya iadesini durdurmak için topladığımız imzaları yaptığımız açıklamanın ardından Devlet Göçmenlik Dairesi SEM'e verdik.

SEM'den görüştüğümüz yetkili iade kararının yeniden inceleneceğini bildirdi.

Şimdi hukuka ve insan haklarına göre olumlu olması gereken yanıtı bekliyoruz.

İHD, İHDD VE CDK Bern'den İmza Kampanyası ve Açıklama

TUNÇ AİLESİ İSVİÇRE'DE KALSIN

 

Federal Adalet ve Polis Bakanlığı‘na ve Devlet Göçmenlik Dairesi‘ne

Bizler aşağıda imzası bulunanlar Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşı, Kürt ulusuna mensup Cihan Tunç’un İsviçre’deki iltica talebinin reddedilmesinden, eşi ve iki çocuğu ile birlikte tehdit altında bulunduğu Polonya’ya gönderilmek istenmesinden büyük bir endişe ve üzüntü duyuyoruz.

İsviçre makamlarının gayet iyi bildiği gibi Cihan Tunç 16.11.2019 tarihinde mülteci olarak kaldığı Polonya’da Türkiye’nin iade talebi üzerine sabahın ilk saatlerinde evi basılarak gözaltına alınmıştır. Gözaltında tutulduğu değişik yerler eşine ve avukatına bildirilmemiş, tutulduğu hücrede kendisine baskı yapılarak zorla ifade tutanağı imzalatılmak istenmiştir.

Tanınmış bir mülteci olduğu görmezden gelinen Cihan Tunç’a terörist olduğu söylenmiş, 2 gün boyunca yemek ve su verilmemiş, ters kelepçe takılarak farklı yerlere götürülmüş, avukatı ile görüştürülmeden ve kelepçeleri açılmadan 6 polis önünde savcıya ifade vermek zorunda bırakılmıştır.

Cihan Tunç iki Polonya milletvekilinin kefaleti ile adres değiştirmeme koşuluyla serbest bırakılmasına rağmen üzerindeki baskılar, tehdit ve hukuk dışı uygulamalar sona ermemiştir.

Bulunduğu adres Polonya devleti tarafından resmi bir yazı ile Türk konsolosluğuna bildirilmiştir. Bu yazı Cihan Tunç’un avukatı tarafından elde edilmiştir.

Polonya istihbarat görevlileri 26 Kasım 2019 tarihinde cep telefonuna gönderdikleri bir mesajla çağırdıkları Cihan Tunç’u yeniden sorgulamış ve kendileri adına çalışmaya zorlamıştır. Yetkililer teklifin kabul edilmemesi halinde Cihan Tunç’u Polonya’da çok güçlü olan Türk istihbaratına ve Türk devleti destekli sivil Türk milliyetçisi gruplara karşı koruyamayacakları tehdidinde bulunmuştur.

Bu görüşmeden sonra Cihan Tunç sürekli takip altına alınmış ve bir keresinde Türkçe konuşan bir kişi tarafından tehdit edilmiştir.

Bütün bu olaylar sırasında hamile olan eşi de ciddi sağlık sorunları yaşamıştır.

Polonya Macaristan ile birlikte Avrupa’da artık mülteci kabul etmeyen iki ülkeden biridir. Demokrasi ve insan hakları konusunda üyesi bulunduğu Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi ile diğer uluslararası kurumlar ve iç demokratik muhalefet tarafından sürekli eleştirilmektedir.

Cenevre Sözleşmesi kapsamında tanınmış bir mülteci olmasına rağmen Polonya devletinin hukuk dışı ve Türkiye Devleti ile işbirliği içindeki tutumları nedeniyle Tunç ailesinin Polonya’da can, beden ve ruh sağlığı açısından güvenlikleri kalmamıştır. Sözleşme’nin sağladığı haklar yok sayılmaktadır.

Bu durum somut belgeleri ile İsviçre makamlarına bildirilmesine rağmen Cihan Tunç’un iltica talebi SEM ve Federal İdare Mahkemesi tarafından reddedilmiştir.

Tunç ailesinin yaşadıkları ve karşı karşıya oldukları tehditler dikkate alındığında bu kararların hukuka ve insan haklarına aykırı olduğu açıktır. Bu nedenle Cihan Tunç ve ailesinin iltica talebinin yeniden değerlendirilmesini ve kabul edilmesini önemle talep ederiz.

Saygılarımızla.

GÖSTERİ: Eritre Bir Diktatörlüktür, Göçmenlik Alanında Ortak Olamaz

20 Ekim 2020 tarihinde Eritre’li ve diğer ülkelerden mülteci aktivistler Devlet Göçmenlik Dairesi (SEM) önünde bir gösteri düzenlediler.

Göçmen Dayanışma Ağı’nın internet sitesindeki haber-yorumda şu görüşler ifade edildi.

„SEM İsviçre’deki göçmenleri korumakla yükümlü olmalıdır. Ancak ne yazık ki Eritre’den gelen mültecilerin İsviçre’de problemleri bulunmaktadır ve SEM bunların çözümünde yardımcı olmamaktadır. Göstericiler bu problemle ilgili kamuoyunu bilgilendirmek istediler. Kendi ifadeleriyle göstericiler ‚Öyle görünüyor ki, bizler en korkunç bir yerden –Eritre’den- bir başka korku ülkesine –İsviçre’ye- gelmişiz‘ dediler.“

Habere göre göstericiler daha sonra hazırladıkları bir mektubu SEM’e ilettiler.

Aşağıda bu mektubun çevirisini okuyabilirsiniz.

 

SEM’e verilen mektup.

Bizim sorunlarımız nelerdir? (Okuyan Negasi Sereke)

Resmi İsviçre, Eritre’deki durumu yanlış değerlendirirken bizlerin başvurularının çoğunluğunu da kabul etmemektedir: Eritre’deki askerlik hizmeti önceden olduğu gibi zaman açısından hala sınırsızdır ve ülkenin genç nesli için esaret ve kabul edilemez şiddet yaratmaktadır. Bu şiddetten kaçmak meşrudur. Ancak buna rağmen SEM mevcut koşulları artık iltica gerekçesi olarak kabul etmemektedir. 2016 yılından beri iltica talepleri reddedilmektedir.1

Diktatörlük Eritre’de her gün hiçbir neden olmaksızın insanları gözaltına almaktadır. Cezaevlerindeki mahpuslar yoğun, kabul edilemez şiddete maruz kalmaktadır. Böylesine travma edici şiddetten kaçış meşrudur. Ancak gözaltıların ardından serbest bırakıldıktan sonra kaçış için birkaç aya ihtiyaç duyan kişilerin talepleri SEM tarafından kabul edilmemektedir. SEM bu insanların, herhangi bir soruşturma riski olmaksızın Eritre’de kesinlikle yaşayabileceklerini ileri sürmektedir. Bu şiddetten kaçmak meşrudur. Ancak SEM bu haklı korkuyu tanımamakta ısrar etmektedir.

Eritre’den gelen mültecilerin iltica nedenlerini SEM gereği gibi incelememektedir. Her seferinde mültecileri, yaşadıklarını detaylı bir şekilde anlatmadığı gerekçesiyle inandırıcı bulmamaktadır. Fakat ilgili herkes bilmektedir ki travma geçirmiş insanların çelişkili, uyumsuz konuşmaları ve detayları açıklayamamaları normaldir. Fakat SEM bu travma semptomlarını tanımamaktadır.

Eritre’den İsviçre’ye kaçan mülteciler burada Eritre elçiliği ile ilişki kurmak istememektedir. İsviçre devletinin bizi soruşturan devletle ilişkiye girmemizi istemesi kabul edilebilir değildir. Fakat evlenme, aile birleşimi ya da zorunlu durum başvuruları (Härtefallgesuche) için bunu yapmak zorunda kalabiliyoruz. İsviçre’de neredeyse sürekli olarak pasaport, doğum belgeleri ve Eritre’den diğer resmi belgelere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu nedenle İsviçre evlilik ve aile yaşamı haklarının yerine getirilmesini güçleştirmektedir. Ayrıca İsviçre post-kolonyal düşünce yapısıyla Eritre evlilik ve vaftiz belgeleri ile ilgili olarak kendi standartlarını dayatmakta ve Eritre’deki gerçekliği tamamen görmezden gelmektedir. Zira Eritre’de vaftiz, evlilik ya da ölüm kayıtları çoğunlukla tutulmamaktadır ve dini evlilikler resmi kayıt olmaksızın da geçerlidirler. İsviçre’nin kısıtlayıcı kuralları sonuçta çocukların anne babaları olmaksızın büyümelerine, evliliklerin bozulmasına, ailelerin parçalanmasına yol açmaktadır.

Resmi İsviçre’nin Eritre ile ilgili çizdiği resim Eritre’deki gerçeklerle uyuşmamaktadır. Etiyopya ve Eritre arasındaki barışla ilgili çok şeyler söylendi. Ancak o zamandan beridir, İsviçre’li politikacıların yaymak istediklerinin aksine, Eritre’de ne bir şeyler değişti ne de durum daha iyiye gitti. İsviçre’de sadece birkaç medya organı Eritre’deki durumu tam olarak araştırmaktadır. Onlar da bizim gibi aynı sonuca varmaktadır: Eritre her zaman olduğu kadar tehlikelidir. Her zaman olduğu gibi keyfilik hüküm sürmekte ve tehlike devletten kaynaklanmaktadır. Republik gazetesindeki bir röportajda belirtildiği gibi Eritre’ye geri gönderilenlere ne olduğu belirsizdir. SEM’in kendisi bile 2019 raporunda Eritre’de neler olduğuna dair yeterli bilgilerin olmadığını ifade etmiştir. Yine Republik gazetesi Avrupa’dan Eritre’ye geri dönen kişilerin süratle yeniden ülke dışına çıktıklarını ortaya çıkarmıştır.2 Bu Eritre’deki durumun güvenli olmadığına dair bir işarettir. Buna rağmen iltica başvurularımız reddedilmektedir. Geriye, tehlikeye dönmek zorunda bırakılmaktayız.

Birçok karanlık, güvensiz noktalarıyla, SEM’in Eritre ile gerçekleştirdiği bilgi alışverişi de şüphe barındırmaktadır. Online gazete Watson’a göre bir ilticacı kendi isteğiyle geri gitmek istemediğinde Eritre makamları bu durumdan bilgilendirilmektedir. Böylece SEM ülkeyi terk etmek zorunda bırakılan ve kendi isteğiyle dönmek istemeyen kişilerin kökenlerini ve kimliklerini açık etmektedir. Böylesine güvenliği zedeleyen unsurlar içeren bu bilgi alış verişinin tehlike içermediğini SEM göstermek zorundadır.3 Her bir kişi hakkında kaçtığımız diktatörlüğe verilen her bilgi bizim için tehlike içermektedir. Biz biliyoruz: Resmi İsviçre diktatörlükle birlikte çalışmaktadır ve muhalefette olan kişileri desteklememektedir. SEM’in diktatörlüğe verdiği bilgiler hassastır. Bu durum ülkedeki aileler üzerinde tedirginlik yaratmaktadır. Ayrıca İsviçre’de bazı Eritre vatandaşları diktatörlüğün gizli servisi adına faaliyet göstermektedir. Bunların çoğunluğu tercüman olarak ya da sözde entegrasyon alanında çalışmaktadır. Gerçekte bu kişiler İsviçre’deki muhalif çalışmalarla ilgili casusluk yapmaktadırlar. Sıklıkla yurtdışına çıkmaktalar ve diktatörlüğün görevlilerine bilgi vermektedirler. Bu, biz muhalif aktivistler arasında korku ve tedirginliğe neden olmaktadır. Bizim İsviçre’deki korunmamıza bu durumda ne olmaktadır? 2016’dan beri artan iltica başvurularının reddine dair kararlara bağlı olarak gittikçe daha fazla sayıda insanımız acil yardıma bağlı olarak yaşamak zorunda kalmıştır. Geri dönüş bir seçenek değildir. İsviçre’deki yaşantı bir gelecek perspektifi olmadan ve korku içinde devam etmektedir. Bu yaşam olanaklarının devlet tarafından engellenmesidir. Bizim bir perspektife ihtiyacımız var, acil yardım içinde yaşamaya değil. Bu nedenle bizler Eritrelilerin özel iltica nedenlerinin tanınmasını, Eritre’deki durumun hala tehlikeli olarak görülmesini, bunlarla bağlantılı olarak geri dönmemizin mümkün olmadığının kabulünü ve sonuç olarak bir yaşam perspektifi ve İsviçre’de yasal kalma hakkı talep ediyoruz. 1 Zeier, Christian: « Bilgisizlik Örtüsünün Arkasındaki», Republik, 8.4.2020, https://www.republik.ch/2020/04/08/hinter-dem-schleier-des-nichtwissens, [Ekim 2020]. 2 Zeier, Christian: «Bilgisizlik Örtüsünün Arkasındaki», Republik, 8.4.2020, https://www.republik.ch/2020/04/08/hinter-dem-schleier-des-nichtwissens, [Ekim 2020]. 3 Marjanovic, Petar: «Sıkıntılı bilgi alış verişi. İsviçre Eritre’li mültecileri ülkelerine rapor ediyor.», 19.9.2020, https://www.watson.ch/schweiz/asylgesetz/627659837-datenaustausch-schweiz-meldet-eritrea-fluechtlinge-dem-regime, [Ekim 2020].

 

 

Kaynak: https://migrant-solidarity-network.ch/2020/10/20/demo-eritrea-ist-eine-diktatur-kein-staat-fuer-migrationspartnerschaften/?fbclid=IwAR2soth2FAuCrnZfyfHD8hAYCk0Btf-A_J5vA6W30azc3FyYhExyddoHI7o

BERN’DE İMZA GÜNÜ

Figen Yüksekdağ’ın Ceylan Yayıncılık’tan çıkan şiir kitabı “Duvarlar Yıkılacak”, 18 Ekim2020Pazar günü İsviçre’nin Bern kentinde düzenlenen imza gününde okurlarıyla buluştu.

Halen Türkiye’de tutsak olan Figen Yüksedağ’ın kitabı Bağlar Eski Eş Belediye Başkanı Yurdusev Özsökmenler, yazar Tamer Çilingir, Diyarbakır Eski Eş Belediye Başkanı Fırat Anlı ve Batman Eski Eş Belediye Başkanı Nejdet Atalay tarafından imzalandı.

Yaklaşık 70 kişinin katıldığı etkinlikte Figen Yüksekdağ’ın şiirleri okunup, mücadelesi ve kişiliği imzacılar tarafından anlatılırken Türkiye’deki insan hakları ihlallerine ve anti-demokratik baskıcı rejime karşı birlikte mücadelenin önemine değinildi.

St. Gallen Oberbüren Mülteci Kampında Corona Salgını

 

Artan Corona vakaları ile mülteci kampları yeniden en riskli alanlar haline gelmeye başladı.

Son gelen bilgilere göre St. Gallen - Uzwill'de bulunan Oberbüren mülteci kampındaki 9 mültecide corona virüsü tespit edilmesi üzerine kamp karantinaya alındı.

40 tane savaş uçağı için boş yere yaklaşık 25 milyar frankı harcayabilen İsviçre kendi vatandaşları ve ülkesine sığınmak zorunda kalan mülteciler için çok daha fazlasını yapabilir. Ama kaynaklar yine insanlık düşmanı kapitalist sistemin dişlilerinin dönmesi için harcanıyor.

Kaynaklar insanlık ve doğa için harcanmalı, mülteciler için sağlıklı ve insanca yaşam koşulları sağlanmalıdır.

HEMEN BOŞALTIN MİTİNGİ GERÇEKLEŞTİRİLDİ

 

10 Ekim 2020 Cumartesi günü Bern’de, göç yollarında durdurulan ve kamplarakapatılarak özgürlükleri kısıtlanan mültecilere destek amacacıyla “Hemen Boşaltın” sloganıyla yapılan mitinge yağmur ve corona tehlikesine rağmen binlerce kişi katıldı.

Miting, başta Midilli adasındaki Mori kampı olmak üzere, AB’nin dış sınırlarındaki mülteci kamplarının kapatılmasını ve mültecilerin Avrupa’ya girişlerine izin verilmesini savunmak ve hükümetleri bu yönde adım atmaya zorlamak için gerçekleştirildi.

Çoğunluğunu İsviçre’nin değişik kantonlarından katılan İsviçrelilerin oluşturduğu mitingde mülteciler ve mülteci grupları da yer aldı.

Hemen Boşaltın

10 Ekim 2020 saat 14.30’da İsviçre’nin Bern kentinde Moria kampındaki mültecilerin derhal kabulünün sağlanması ve AB’nin dış sınırlarındaki insanlık dışı duruma son verilmesi amacıyla "Hemen Boşaltın" sloganıyla bir miting düzenleniyor.

 

Uygun olan duyarlı herkesi mitinge davet ediyoruz.

 

Ayrıntılı bilgi: https://evakuieren-jetzt.ch/demo/

 

Destekleyen kurumlar:

 

Amnesty International, Autonome Schule Zürich, Be A Robin, Be Aware And Share, Black Lives Matter Switzerland, Europe Must Act, evakuierenJETZT, Forum Civique Européen, Freundeskreis Cornelius Koch, Linke PoC, netzwerk migrationscharta.ch, One Happy Family, Reformierte Kirchen Bern-Jura-Solothurn, Rota Migrant, Schweizerische Beobachtungsstelle für Asyl- und Ausländerrecht, Schweizerischer Friedensrat, Seebrücke Schweiz, Solidarité sans frontières, Solinetz, Solinetz Region Basel, The Voice of Thousands, Verein Netzwerk Asyl Aargau

CENEVRE’DE GERİ GÖNDERME MERKEZLERİNE KARŞI YÜRÜYÜŞ

3 Ekim 2020 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde geri gönderme merkezlerinde yaşanan hak ihlallerine, kötü koşullara ve Cenevre’de Grand-Saconnex federal geri gönderme merkezi inşa edilmesine karşı bir yürüyüş gerçekleştirildi. Yürüyüşe Bern’den Stop Isolation grubu da katılım gösterdi.


3 Ekim 2020 Cenevre Mülteci Yürüyüşü


İsviçre'de mülteci eylemine polis saldırdı

22 Eylül 2020 Stop Isolation Grubunun Yürüyüşü

 

Geri gönderme merkezlerinde kalan iltica başvuruları reddedilmiş mültecilerin oluşturduğu ve Migrant Solidarity Network (Göçmen Dayanışma Ağı) tarafından desteklenen Stop Isolation Grubu’nun 22 Eylül 2020 tarihinde Bern'de gerçekleştirdiği eylem polis tarafından durduruldu ve göstericiler polisin saldırısına maruz kaldı.

Göstericiler eylem öncesindeki mesajlarında “Bu Sistemde Kimse Nefes Alamaz, Şiddete Ve İzolasyona Karşı Herkes İçin Saygı, Onur Ve Kalma İzni” diyerek eyleme katılım çağrısında bulunmuştu. Yaklaşık 3,5 saat boyunca göstericileri Federal Parlamento’nun bulunduğu Bundesplatz’a sokmayan polisler, alanda bulunan iklim eylemcilerinin dayanışması ve desteği sonucu barikatı açmak zorunda kaldı ve Stop Isolation grubu alana girebildi. Aşağıda polisin tutumuna ilişkin AntiRep derneğinin basın açıklamasını okuyabilirsiniz. Azıklamanın orijinaline de linkten ulaşabilirsiniz.

(https://www.antirep-bern.ch/zwei-proteste-und-zwei-drastisch-verschieden-reaktionen/)

 

İki Protesto ve İki Çarpıcı Farklı Tepki

22 Eylül 2020 tarihli “Stop-Isolation” grubunun gösterisi hakkında basın açıklaması.

23 Eylül 2020 tarihinde Antirep Bern tarafından yayınlanmıştır.

 

AntiRep Bern Derneği hem iklim protestosu kampına hem de “Stop Isolation” grubunun gösterisine yönelik tutumu, fakat özellikle de her iki protestoya dönük tamamen farklı tepkileri ve bununla bağlantılı olarak kurumsal ırkçılığın dışavurumunu kınamaktadır.

Bu haftanın başında Bern’de iki protesto gerçekleşmiştir: Bundesplatz’daki Klima protestosu kampı ve “Stop Isolation” başlığı altında İsviçre iltica sistemine karşı gösteri. İki protesto ve polis ile yerel yönetimin tamamen farklı yaklaşımları. “Stop Isolation” gösterisinin Salı günü saat 14.00’te Schützenmatte’de başladığı ve başlamasından kısa bir süre sonra polis tarafından durdurulup daha sonrasında da plastik mermi, göz yaşartıcı gaz ve basınçlı suyla saldırıya uğradığı sırada klima eylemcileri 1,5 gündür Bundesplatz’ı işgal etmiş durumdaydılar; kısa bir süre önce de alanın boşaltılması ültimatomu şehir yönetimi tarafından Salı akşamına kadar uzatılmıştı.

Kantondan ve her iki ulusal meclisten gelen baskılara rağmen kanton polisi ve şehir yönetimi Bundesplatz’daki klima kampına karşı en azından diyalog içinde olma görüntüsünü vermeye çalışırlarken, “Stop Isolation” gösterisi sırasında bu yaklaşım hiçbir şekilde kendini göstermedi. Daha en baştan itibaren polis, hiçbir şekilde yanlış anlamaya mahal vermeksizin açıkça gösterdi ki, bu gösterinin şehir merkezine, özellikle de gösterinin amacı olan Bundesplatz’a girmesine müsaade edilmeyecekti. Lorrainebrücke, Viktoriaplatz ve Kornhausbrücke üzerinden dolanarak gelen göstericiler Bundesplatz’a ulaşmaya çalıştılar. Bu girişimlerin her biri polis tarafından şiddet kullanılarak durduruldu ve çocuklara da dahil olmak üzere göz yaşartıcı sprey sıkıldı. Daha şehir tiyatrosunun önünde bu tutumdan dolayı insanlar yaralandı ve bir kişiye sağlık görevlileri tarafından bakımda bulunuldu. Yürüyüşçüler Waisenhausplatz ve Speichergasse yönünde geriye Schützenmatte yönüne doğru itildi ve Bollwerk’e gelindiğinde de polis, onlardan pek az bir direniş gelmesine rağmen göstericilere göz yaşartıcı gazın yanı sıra plastik mermi ve aynı zamanda tazyikli suyla müdahalede bulundu. Gösteri sürekli olarak yüksek sesli ve kararlıydı, ancak her zaman da barışçıydı. Çocuklarıyla gelen çok sayıda anne ve baba polisin müdahalesinin ardından büyük oranda gösteriyi terk etti. Polisin tekrarlayan şiddetine rağmen göstericilerin Bollwerk’te birkaç saat boyunca durmasının ardından polis zincirinin arkasından büyük bir grup klima eylemcisinin ortaya çıkmasıyla birlikte polis barikatı çözüldü ve göstericiler hep birlikte Bundesplatz’a girebildiler. En sonunda bütün bu polis operasyonunun saçmalık haline gelmesine yol açan bir sonuç.

Özellikle renkli derili insanlara olmak üzere sürekli olarak aşırı şiddet uygulamalarıyla son derece ırkçı bir örgüt olan Bern Kanton Polisi, en azından Polis Müdürü Phillipp Müller’in Haziran ayındaki bir röportaj sırasında Irksal Profili reddetmesinden ve aynı cümle içinde de kendisiyle çelişmesinden beri kimseyi şaşırtmamalıdır. “Stop Isolation” gösterisine katılanlar şiddet, hakaret ve alaylarının yanı sıra polisin kahkahalarına da maruz kaldıklarını bildirmekteler.

Kanton polisinin şu son birkaç gün içindeki protestolara yönelik farklı tutumları her şeye rağmen tipiktir. Her iki protesto da politikacıların çok uzun zamandır izledikleri ve hareketsiz kaldıkları çok güncel konulara ilişkin olup her iki grup da protestolarını, bu nedenle, politikacıların onları algılayabilecekleri bir yerde, Bundesplatz’da gerçekleştirmek istemektedir. Bütün bunların ardından klima eylemcileri Bundesplatz’ı iki gün boyunca işgal edebildiler ve politikacılarla ilişkiye geçip kamunun dikkatini kendi ilgi alanlarına çekebildiler. Yerel yönetim en azından onlarla diyaloga isteklilik görüntüsü çizdi ve polise, ancak yerel meclisin taleplerine yanıt vermemeleri halinde alanı göstericilerden boşaltma izni verdi. Bununla birlikte İsviçre iltica sisteminin özünde yer alan şiddet ve izolasyonu hedef alan, herkes için ikamet izni talep eden ve büyük oranda bu sistemin etkilediği çevreler tarafından desteklenen “Stop Isolation” eyleminin engellenmesi yönündeki ısrarında hükümet hiçbir tereddüt göstermedi ve polisin elini, kararın uygulanması için serbest bıraktı. Böylece polis saldırgan müdahale araçlarını devreye soktu. Sonuçta trafiğin kesilmesini önleme ve Bundesplatz’daki başka gösterileri engelleme diye ileri sürdüğü amaçlarının hepsinde başarısız olan polisin bu yaklaşımı daha da gülünç bir hale geldi ve gerçek neden diye öne sürdükleri bu gerekçelendirmelerinin sorgulanmasına yol açtı. Her halükarda uyguladıkları şiddeti haklı çıkaracak bir gerekçe ileri sürmediler.

Her iki gösteri arasındaki merkezi farklardan biri klima eylemcilerinin çoğunluğunun beyaz gençler olmasıyken “Stop Isolation” katılımcılarının ülkelerinden kaçanlar olmaları, renkli derilere sahip bulunmaları ve İsviçre iltica rejiminden doğrudan etkilenmeleridir. Grubun biriyle ilgili olarak polis sert önlemler almada çekingen davrandı. Özellikle gün içinde Bund gazetesi editörü Marcello Odermatt’ın klima eylemi ile ilgili alaycı yorumunda belirttiği gibi: “Sol eğilimli federal şehir siyah üniformalı polislerin renkli çiçek çocukları iteklediği şeklinde bir görüntü vermek istemiyor”. Kamp alanının boşaltılması sahnesi de bu anlayışa göre düzenlendi. Çarşamba sabahı erken saatlerde, sivil kesimden fazla izleyici olmaksızın eylemcilerden önce alanı boşaltmaları istendi ve ardından bazıları sert ve şiddetli bir müdahale ile uzaklaştırıldı. Fakat Klima Adaleti Kolektifi sözcüsü Frida Kohlmann’ın teyit ettiği gibi alandan tahliye büyük oranda sakin bir şekilde gerçekleşti.

Mülteciler için ise durum farklıdır: “Stop Isolation”nın Temmuz ayındaki gösterisi sırasında kendisini yakan bir insanın durumu bile gazetelerde ve onların okur yorumlarında dayanışmadan çok alay konusu olmuştu. Bu nedenle klima protestosu kampına zıt olarak gösterilen orantısız polis müdahalesinin medya ve halk arasında çok az dikkat çekmesi şaşırtıcı değildir.

Ne hükümet ne de polis böyle olmasını tasarlasa da, bu durum, protesto ve baskı etrafında dönen bu haftanın olaylarının kurumsal ırkçılığın şahane örneği haline gelmesine yol açtı: Ağırlıklı olarak beyaz olmayan insanları etkileyen politik protestoya (İltica rejimi) karşı beyaz insanları etkileyen protestodan (İklim krizi) dramatik bir şekilde farklı tutum takınıldı – polis açısından onun müdahale biçimi, hükümet açısından tepkileri ve müzakereye istekliliği, basın açısından önceliklerini belirleme ve toplumun geniş kesimleri açısından dayanışma ve endişelerini değişik biçimlerde ifade etmeleri aracılığıyla.

AntiRep Bern derneği özgürlük mücadeleleri içinde yer alan ve polisin baskılarından etkilenen tüm kesimlerle dayanışma içinde olduğunu belirtir. Bu basın açıklaması kesinlikle polisin klima protestolarına daha sert tutum alması ya da klima eylemcileriyle dayanışmadan uzaklaşılması için yapılmamaktadır. Tersine her şeyi saran ırkçılık gösterilmek istenmektedir. Bir kere daha ortaya konulmaktadır ki bir toplumun, ayrımcılığa dikkat çekmek isteyen insanlarla olan ilişki tarzı, çoğu kez, onun taleplerinin meşruluğunun bir başka örneğini temsil etmektedir.

 

 


YAŞAM ESAS ALINMALIDIR. TECRİT KALDIRILMALIDIR.

Türkiye’de hukuksuzluğun, temel hak ve özgürlüklerin ihlali ile birlikte insan yaşamının ve can güvenliğinin ciddi tehdit altında olduğu bir dönem yaşanmaktadır.

Mevcut iktidara muhalif her birey cezalarla, gözaltılarla korkutularak sindirilmekte. Konuşan, haklarına sahip çıkanlar hedef gösterilmekte, tutuklanmakta ve ölümle tehdit edilmektedirler.

Ve bir diğer gerçeklik ise cezaevlerindeki Tecrittir. Hangi suç iddasi ile yargılanırsa yargılansın ya sa mahkum olsun, tecrit; yalnızlaştırma ve bir insanlık suçudur, işkencedir. bu işkence yöntemine karşı ayrım yapılmaksızın mücadele edilmesi gerekiyor. Böylesi bir dönemde dayanışma mücadeleyi güçlü kılacaktır.

Devletten sadece kendi yasalarına uyması, Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması talebiyle PKK’li tutsakların başlattığı Açlık Grevleri 140. güne yaklaşmakta. Cezaevlerinde can kayıpları yaşanmaya başlandı. Buna rağmen, mevcut iktidar ve dünya kamuoyu duyarsızca sessizliğe bürünmüş durumdalar.

Bizler biliyoruz ki, bu eylemin nedeni T.C’nin yasadışı, hukuk dışı, insanlık dışı uygulamalarıdır. Yasal, insani taleplerin karşılanmaması nedeniyle ölümlerin yasanmasindan, uzun süreli açlığın yol açtığı zararlardan esas olarak kendi yasalarına dahi uymayan T.C devleti sorumludur. İnsan yaşamına daha fazla duyarsız kalınmadan, mahpusların/direnişçilerin yasal, meşru talepleri bir an önce karşılanmalıdır.

Ayrıca, hak ve özgürlükler mücadelesinin her türlü güçlük ve olumsuzluğa rağmen yaşam hakkını savunarak, yaşamı değil zulmü yok ederek verilmesi gerektiği, yaşam hakkının temel bir hak olduğu gerçeğinden hareketle, bedenlerini açlığa, ölüme yatırarak hak mücadelesi verenlere de seslenmek istiyoruz:

Öncelikle ve zaman kaybetmeden daha fazla can kaybının yaşanmaması için, yaşamak direnmektir anlayışıyla herkesi yaşam hakkını savunmaya çağırıyoruz.

Haklar ve özgürlükleri yaşam pahasına sahiplenirken yaşam hakkını esas alalım. İnsan onuru ve haklarını birlikte koruyalım geliştirelim.

Zulme inat, daha fazla yaşayarak yaşam enerjimizle baskılara karşı mücadele edelim. Yaşamı birlikte savunalım, daha güzel yarınlara taşıyalım.

İnsan Hakları ve Dayanışma Derneği-İsviçre

HALKIN HUKUK BÜROSUNDAN

37 AĞIR CEZA MAHKEMESİNİN KARARINA DAİR;

İTİRAF VE TEŞEKKÜR

Bugüne kadar birçok yerde yazdık, çizdik, söyledik. Bugün büromuz avukatlarına verilen ağır hapis cezalarının ardından söylediklerimizin gerçeklik değeri daha iyi anlaşılmış olacaktır. Tam da bu sebeple bize yönelen saldırının amacını genel ve özel sebeplerini bir kez daha açıklamak istiyoruz.

Gerek avukat olarak gerekse faaliyet yürüttüğümüz demokratik kitle örgütleri kanalıyla haklar ve özgürlükler mücadelesinin tanınan isimleri olan avukat arkadaşlarımızı cezalandırarak

• Halkta korku ve kaygı yaratmak, halkı umutsuzlaştırmak istiyorlar

• Devrimci avukatlık pratiğinin yayılmasını engellemek istiyorlar

• Devrimci avukatların hukukçular nezdindeki güvenilirliğini ve saygınlığını sarsarak tecrit etmek istiyorlar.

Amaçları bu cezaları kullanarak antipropaganda yapmaktır. Bunu mahkeme hükmü verene kadar suspus oturmuş, hüküm açıklanmaya başladığı anda haber yapmaya başlamış olan iktidarın tetikçisi medya organlarından anlayabilirsiniz. Haber sanki ellerinin altında hazırmış gibi kararı biz daha kamuoyuyla paylaşmadan geçmeye başlamışlardır.

Baskı ve tehdit politikalarıyla halk arasında ve demokrasi güçleri üzerinde bir kaygı yaratmamış olduklarını söyleyemeyiz. Fakat bu durum geçicidir. Kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerinin bu korku iklimini uzun süre kaldıramaması bir tarafa kimse sürgit korku ile yaşayamaz hele bizim gibi dinamikleri güçlü bir ülkede hiç.

Çalışmalarımız sırasında gördük ki korkunun insanlar üzerinde geriletici bir etkisi olduğu doğru ise de dava sürecinde yapılan antipropagandanın büromuzun güvenilirliği ve saygınlığı üzerinde yıpratıcı bir etkisi olmamıştır. Aksine bu süreç lise ve üniversite düzeyindeki öğrencilerde sempati, bazı meslektaşlarımızda ise “elimi taşın altına sokmalıyım artık” düşüncesi uyandırarak birer adım ileri atmalarını sağlamıştır.

Ağır baskı ve gözdağına rağmen meslektaşlarımızın sahiplenmesi eksilmemiş ve bedel ödemeyi de göze alarak hem davalarımızı hem de işlerimizi üstlenmişlerdir.

Bu süreçte ne kadar çok tanındığımızı ve takip edildiğimizi gördük. Dostlarımızın vefası ve özverisi bizleri de etkiledi. Gerek meslektaşlarımızın gerekse halkımızın burada anlatamayacağımız katkısı bize, ödenen bedellerin boşuna olmadığını bir kez daha gösterdi.

Biz siyasi dava avukatlığı yaptık, yapıyoruz. Bu durum, müvekkillerimizi seçtiğimizi, seçerken de emekçilerden, ezilenlerden, sömürülenlerden ve direnenlerden yana tercih yaptığımızı gösterir.

ÖZEL SEBEPLER

• 2013 yılından başlayarak AKP hükümetinin ABD ile BOP, Eğit-Donat gibi isimler vererek yürüttüğü işbirlikçi politikalara engel olmaya çalıştık ve bu politikaları teşhir ettik. Özelde Suriye Meselesi ve genelde bağımsız, sosyalist ülkelerle kurduğumuz ilişkiler iktidar açısından bizim etkinliğimizi kırmayı zorunlu kılmaktadır.

• AKP iktidarı İMF programının gerektirdiği şekilde (OHAL gibi bir fırsat yaratarak) sorgusuz sualsiz, hukuken geçerli bir sebep göstermeksizin on binlerce çalışanın işine son vererek ihraç etmiştir. Uzun yıllardan beri Türk hükümetlerinden beklenen bu hamleyi gerçekleştiren AKP iktidarı çeşitli sebeplerle kadrolarından uzaklaştırdığı bazı kişilerin yerine kendi kadrolarını yerleştirmiştir. AKP’nin gerici kadrolaşmasına ve işlerinden sorgusuz sualsiz uzaklaştırılmalarına karşı eyleme geçen başta Nuriye Gülmen ve Semih Özakça olmak üzere Yüksel direnişçilerinin avukatlığını büromuz avukatları üstlenmiştir.

Nuriye ve Semih’in açlık grevine başlayarak direnişlerini büyütmesi üzerine geniş halk kitlelerinin sempatisi büyümüştür. Yayılarak gelen bu etkili direnişten korkan AKP iktidarı önce Nuriye ve Semih’i sonra da duruşmalarına 2 gün kala avukatlarını tutuklamıştır.

Kamu istihdamı politikası AKP için yasa hukuk vb. hiçbir engeli tanımayacak kadar önemlidir. Avukatlarımız bu yüzden tutuklanmıştır.

• Son olarak meslektaşlarımızın OHAL ilan ederek sermaye çevrelerini rahatlatmak ve siyasi - ekonomik krizini atlatmak isteyen iktidarın ensesinden ayrılmamaları onlardan kurtulmak istemeleri için ciddi bir gerekçe oluşturmuştur.

OHAL ile birlikte uzatılan gözaltı süresinin ve adil yargılanmayı etkileyen diğer hallerin kaldırılması için etkili mücadele yürüten halkın avukatlarını susturmadan huzur içinde OHAL hukuksuzluğunu yürütemezlerdi. Fethullahçı cemaat mensuplarına işkence yapılması da (kendilerine düşmanlık yapmış oldukları halde) sessiz kalmamış Ankara Barosu Genel Kurulunda Av Selçuk Kozağaçlı tarafından yüksek sesle teşhir edilmiştir.

Öyle ki ‘Türkiye de Yargı Erkinin Ortadan Kaldırıldığı’ yönündeki sonuç deklarasyonu sebebiyle düzenlemiş oldukları uluslararası sempozyum örgütsel faaliyet olarak gösterilmiş ve mahkumiyet gerekçesi yapılacak kadar ileri gidilmiştir.

GENEL SEBEPLER

1 - Biz devrimci hareketin ve toplumsal muhalefetin yalnızca avukatı değil aynı zamanda bir parçasıyız. Antiemperyalist, Antikapitalist, Anti Faşist birliklerin içinde yer alıyor ve mücadele ediyoruz.

2 – Avukatlık mesleğini bireysel değil bürolarımızda derneklerimizde ve barolarda örgütlü olarak yürütüyoruz ve örgütlü avukatlık pratiğinin savunuculuğunu yapıyoruz.

3 – Her yerde ısrarla ve kararlılıkla sosyalist ve devrimci kişiliğimizi savunuyoruz.

4 – Avukatlığı mahkeme kürsüleriyle sınırlamıyor hayatın her alanına taşıyoruz. (Kentsel dönüşüme karşı gecekondu mahallelerinde ,emperyalist politikalara karşı askeri üslerin kapısında, fabrikalarda, madenlerde, meydanlarda)

5 –Avukatlık pratiğimiz iktidarın gayrimeşru yollarla kullandığı zoru ve baskıyı, yapabiliyorsak engellemek, yapamıyorsak teşhir etmek ve hesap sormak üzerine kuruludur. İktidarın zorunu ve hukuksuzluğunu meşrulaştıracak uzlaşıcı tavırlar içine girmiyoruz.

Gayrı meşru iktidarın ve temsil ettiği sermaye gruplarının halkımıza, doğal kaynaklarımıza ve çevremize verdiği zararı engellemeye çalışıyor en azından bu saldırıyı hukuk eliyle meşrulaştırmasına izin vermiyoruz.

Mesleğimizi bu amaçlar doğrultusunda kullandığımız doğrudur. Mahkemenin iktidarın dili ile ‘terör’ olarak tanımladığı işte bu mesleğimizi halkın yararına kullanan avukatlık pratiğidir.

MESLEKİ FAALİYETİMİZİN MAHKEME KARARINA DOĞRUDAN ETKİSİ;

1 - Avukat Selçuk Kozağaçlı hakkında örgüt üyeliği iddiasıyla hüküm kurarken;

• 5 yıl ve 3713 sk gereğince yarı oranında arttırılmış hali ile 7,5 yıl yerine

mesleği ve konumu itibarıyla örgüte sağladığı fayda, sanığın örgüt adına yapılan organizasyon ve seminerleri organize etmesi, böylelikle değerlendirilen kastının yoğunluğu, suçun işleniş şekli, meydana gelebilecek tehlikenin boyutu bir bütün olarak dikkate alınarak

• 7,5 yıl ve 3713 sk gereğince yarı oranında arttırılmış hali ile 11 yıl 3 ay hapis cezası vermiştir.

2 – Aynı sebeple Behiç Aşçı ve Şükriye Erden’e

• 5 yıl ve 3713 sk gereğince yarı oranında arttırılmış hali ile 7,5 yıl yerine

• 8 yıl ve 3713 sk gereğince yarı oranında arttırılmış hali ile 12 yıl hapis cezası vermiştir

3 – Aynı sebeplerle Özgür Yılmaz ve Ebru Timtik’e;

• 5 yıl ve 3713 sk gereğince yarı oranında arttırılmış hali ile 7,5 yıl yerine

• 9 yıl ve 3713 sk gereğince yarı oranında arttırılmış hali ile 13 yıl 9 ay

4 – Yine aynı gerekçeler ile Aytaç Ünsal ve Engin Gökoğlu’na

• 5 yıl ve 3713 sk gereğince yarı oranında arttırılmış hali ile 7,5 yıl yerine

• 7 yıl ve 3713 sk gereğince yarı oranında arttırılmış hali ile 10 yıl 6 ay hapis cezası vermiştir.

5 – Yine meslekleri ve konumları dikkate alınarak Aycan Çiçek ve Naciye Demir’e

• 5 yıl ve 3713 sk gereğince yarı oranında arttırılmış hali ile 7,5 yıl yerine

• 6 yıl ve 3713 sk gereğince yarı oranında arttırılmış hali ile 9 yıl hapis cezası vermiştir.

6 – Aynı gerekçeler ile Avukat Ezgi Çakır hakkında

• 5 yıl ve 3713 sk gereğince yarı oranında arttırılmış hali ile 7,5 yıl yerine

• 5 yıl 4 ay ve 3713 sk gereğince yarı oranında arttırılmış hali ile 8 yıl hapis cezası vermiştir.

CEZALAR NEDEN BU KADAR YÜKLÜ?

Yargılamanın tarihsel ve siyasal olarak kesinlikle haksız olması bir yana, hukuksuz ve yasadışı olduğunu mutlaka belirtmek gerekir. Mahkeme heyeti artık iktidarın tahakkümünden yılma, korku ve kişisel güvensizlik sebebiyle bağımsız ve tarafsız olarak karar verememiş olmak gibi mazeretler de öne süremez. Çünkü verdiği cezaları hem üst sınırdan vermiş hem de hemen her sanığa uygulanan takdiri indirim sebeplerini gözetmemiştir. (TCK md. 62).

Birçok mahkeme hükmünde görebileceğiniz, katiller ve işkenceciler için dahi rahatlıkla kullanılan “failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri” gibi takdiri indirim sebepleri kullanılmamış bunun yerine “Sanığın duruşmadaki tutum ve davranışları, pişmanlık duymamış olması dikkate alınarak” indirim hükümleri uygulanmamıştır.

PİŞMAN DEĞİLİZ; ONUR DUYUYORUZ

Pişmanlık mı? Pişmanlık ne yaptığını bilmeyen, bilimsel düşünce sistematiğinden yoksun, ayakları yere basmayan duygusal coşkunluklarla hareket eden insanlara mahsus bir tutumdur. Biz bilimsel sosyalizmi kavramış, yaptığı işin bedellerini ödemeyi göze alarak hareket eden insanlarız. Bu yüzden de attığımız her adımı bilinçle atıyoruz. Ne mesleğimizi ne de bedeller ödeyerek kazandığımız saygınlığımızı dosyada ‘gizli ad’ koydukları ajan provokatörlerin söz ettiği mantık dışı, küçük işleri yaparak riske atmadık, hiçbir zaman da atmayız. Bakanlığın polisleri savcıları tam da bu yüzden arkadaşlarımızı tutuklamak için delil üretmek, sahtecilik yapmak zorunda kaldılar.

Kararda bahsi geçen ‘Meydana gelebilecek tehlikenin büyüklüğü’ konusunda haklıdırlar. Mussolini kadar açık söylenmese de verilen karardan onunla aynı fikirde olduklarını anlıyoruz. Devrimci avukatlar sermaye düzeni ve faşist diktatörlükler için her zaman için büyük bir tehlikedir.

İtiraf ediyoruz verilen cezaların büyüklüğü ile saklı bir gurur duyduğumuzu. O kararların gelecek günlerde faşizme karşı ne kadar etkili mücadele ettiğimizin bir ispatı olarak gösterileceğine öyle eminiz ki.

VE TEŞEKKÜR

Hukuka aykırılıklar karşısında tüm gözdağı ve baskılara rağmen gerçekleri ifade etmekten çekinmeyen, isimlerini tek tek sayamayacağımız 39 baroya ve saygıdeğer başkanlarına,

9 ayrı hapishaneye dağıtıldığımız durumlarda bile ziyaretlerimizden vazgeçmeyen, duruşmalarda bizi yalnız bırakmayan sevgili dostlarımıza,

Dosyamıza çalışmak için uzun mesailer harcayan, günler süren duruşmalar boyunca tutuklu arkadaşlarımızı yalnız bırakmamak için mahkeme başkanının saygısız ve fütursuz tavrına katlanan ülkenin en iyi ceza avukatlarına, avukatlarımıza teşekkür ediyoruz.

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

35 BİN KİŞİ İKLİM İÇİN YÜRÜDÜ

 

İsviçre genelinde bugün iklim için “grev” ilan edildi. Grev kapsamında birçok kentte, yoğun yağmura rağmen binlerce kişi sokaklara çıktı.

Çoğunluğu gençlerden ve çocuklardan oluşan eylemciler, grevden kaynaklı okullarına gitmeyerek iklim yürüyüşlerine katıldılar.

Eylemlerde, gençlerin Anti-Kapitalist sloganları ve kapitalizm karşıtı söylemleri hakimdi.

Başta Zürich, Bern, Basel, Luzern, Thurgau, Frauenfeld, Bern, Lozan, Zug olmak üzere, 35 ayrı bölgede yapılan İklim yürüyüşlerine 35 bin kişinin katıldığı bildiridi.

“İklim adaleti” çağrısında bulunulan yürüyüşlerde “Herkes iklimin kötü gittiğinin farkında olmalı”, “Daha iyi bir gelecek inşa etmeli ve şimdi başlamalıyız”, “Eski nesil de buna katılıyor”, “Birkaç yıl içinde toplum mazeretsiz bir devamsızlığı olan biz öğrencilerle gurur duyacak”, “Eğer yanarsak, bizimle yanarsın“ “Küresel ısınmaya karşı harekete geçmek için sadece on yılımız kaldı”, “Siz kirlettiniz, tekrar seçilemezsiniz” gibi pankartların taşındı.

Bugün dünya genelinde 100’den fazla ülkeden öğrenciler “kendi gelecekleri” için eylem yaptı. Öğrenciler, “Fridays for Future” (Cumalar Çevre İçin) sloganıyla soruna dikkat çekiyorlar.

haberpodium.ch

Mart 15, 2019

 

 

Wernicke-Korsakofflu'lardan Video

 

Cezaevlerinde, yüzlerce yurtsever tutsağın, "Süresiz Dönüşümsüz Açlık Grevi" sürdürdüğü bu günlerde, her an ölüm haberleri bekleniyor. Eylemler, bugün sonuçlansa bile, bir çok tutsak yanlış müdahale ve/veya uzun süreli açlık nedeniyle bedensel ve zihinsel bütünlüklerini yitirerek, yeni Wernicke-Korsakofflu'lar arasına katılma riski altında.

Bu duruma dikkat çekmek isteyen Wernicke-Korsakofflu'lar'ın hazırladığı videoyu sitemizde paylaşıyoruz.

Arkadaşımız S. Oral Uyan yazdı, Veronika Hartmann çevirdi. Biz de tanıtalım demiştik. Tanıttık. Kitap tanıtım ve okuma etkinliğinde dostlarımızla beraber olduk. Söze gerek yok. Fotoğraf ve videolar anlatıyor.

ARTI TV İLE BERN'DE BULUŞTUK

İsim*
E-posta adresi*
Mesaj*